Yazılar

Parkinson Hastalığı


Parkinson hastalığı, oluşumunda pek çok faktörün rol aldığı, özellikle merkezi sinir sisteminin ‘bozulma’ dejenerasyonuyla giden kronik ilerleyici bir hastalıktır. Dopamin kullanan nöronlarda biriken protein atıkların zaman içinde hücreleri hasara ve ölüme götürmesi ile karakterizedir. Son yıllarda ulaşılan bilgiler hastalığın bağırsak florasındaki bozulmayla başladığını düşündürmektedir. Bunun yanı sıra bazı ağır metallerin birikimi de hastalık sürecinden sorumlu tutulmuştur. Hareketin başlatılması ve kontrolünden sorumlu merkezlerin etkilenmesiyle hastalığın tipik belirtileri olan hareketlerde yavaşlama, yürümenin başlatılmasında güçlük, kaslarda katılık, mimiklerin kaybı, hareketlerin ahenginin bozulması gibi yakınmalarla tanı alırken dopamin içeren nöronların ilerleyici hasarı ile birlikte pek çok sistemi etkileyen bulgular da temel yakınmalara eşlik etmektedir.

Nörodejeneratif hastalıkların neredeyse tamamında hücre ve doku düzeyindeki detoksifikasyon mekanizmaları bozulmuştur. Bunun temelinde elbette pek çok neden yatmaktadır. Bunların başında kötü beslenme alışkanlıkları, çevresel toksinlere ve kimyasallara aşırı maruziyet ve bunların sebep olduğu bağırsak florasındaki bozulmayla beraber bağırsak duvarının hasarlanarak büyük moleküllere geçirgen hale gelmesi sayılabilir. Ardı arkasına gelen bu süreçler ise neredeyse her satırda vurguladığımız, vücutta kronik hale gelen enflamasyonu başlatmaktadır. Burada anlaşılması gereken en önemli şey ise enflamasyonun aslında bütün vücutta etki göstermesidir. Vücudun hasta olmasıyla beraber beyin de hasta olmaktadır. Daha eski bilgilerimize göre beyin vücudun bir parçası bile sayılmazdı! Elbette bu koşulların sağlandığı bütün bireylerde nörodejeneratif hastalıklarla karşılaşmıyoruz. Enflamasyonu ortadan kaldırma konusunda her bireyin aynı olmadığını bilsek de, eğer vücutta sürekli hale gelen bir enflamasyon başladıysa bu durum er ya da geç bir veya birkaç sistemin aksamasına yol açacaktır. Sizde nörodejeneratif bir hastalık ortaya çıkmaması başka bir sorunla karşılaşmayacağınız anlamına gelmemektedir. Bu noktada da bireyin genetik mirası bazı hastalıklara daha yatkın olmayı belirliyor olabilir.


Peki böyle bir durumla karşı karşıya isek bütüncül bir yaklaşımla neler yapabiliriz?

  • Beslenmenin düzenlenmesi öncelikle öğün sayısının azaltılmasıyla başlamalıdır. Günde 2 öğün!

  • Öğün aralarında atıştırma alışkanlığı bırakılmalıdır.

  • Çiğneme sayısı artırılmalı, yemek esnasında su içilmemelidir. Su, yemekten yarım saat önce ve en az 1,5 saat sonra içilmelidir.

  • Porsiyon miktarları azaltılmalıdır.

  • Öğünlerden işlenmiş karbonhidrat içeren gıdalar çıkarılmalıdır (şeker içeren gıdalar, unlu mamuller).

  • Gluten duyarlılığınız varsa gluten içeren tahılların diyetten çıkarılması gerekmektedir. Bunu anlamanın en kolay yolu, gluten içeren bütün tahılları (buğday, çavdar, arpa, yulaf (çapraz bulaş riski nedeniyle) vb.) 3 hafta boyunca kesip yakınmaların durumunu takip etmektir. Yakınmalar azalıyor ve gluten içeren gıdalar tekrar diyete girdiğinde artıyorsa glutene kesin bir duyarlılığınız var demektir.

  • Öğün sayılarının azaltılması, ondan daha önemli olan bir diğer tedavi yöntemiyle aralıklı açlık yapmak!

  • Açlıklara haftanın en az 2 günü en az 24 saat süreli olmak kaydıyla başlanmalıdır.

  • 24 saatlik açlıklara adapte olduktan sonra yavaşça 48 ve 72 saatlik açlıklara başlanmalıdır. Zira daha önceki bölümlerde değindiğimiz gibi, beyindeki otofaji dediğimiz hücresel temizlik ancak 48 saatten sonra başlamaktadır. Beyin hücreleri metabolik olarak vücut hücrelerinden farklıdır!

  • Uzun süreli açlıklar otofajiyi tetiklemesi bakımından sinir sistemi hastalıklarında bütün hastalıklarda olduğundan daha fazla işe yaramaktadır.

  • Apitoksin: Potansiyel bir nörotoksin olan apitoksin bal arısı zehrinin diğer adıdır. Pek çok nöroenflamatuar ve nörodejeneratif, otoimmün hastalıkta bağışıklık sistemini düzenlediği, yenilediği ve uyardığı için ve dopaminerjik nöronlar üzerinde tamir edici ve yenileyici özelliği olması nedeniyle tedavi sürecinde yardımcı olacaktır.

  • Beyin, yapı itibarıyla yağdan zengin olması sebebiyle ağır metal ve toksin birikimi açısından risk taşımaktadır. Hem yağlı hem de metabolik açıdan korumalı bir organ olması toksin temizliğinin daha uzun sürede yapılabilmesine neden olmaktadır.

  • Uzun süreli açlıklarda ortaya çıkan keton cisimcikleri beyin için çok önemli bir enerji kaynağıdır.

  • Uzun açlıkları susadıkça su içerek geçirmeniz açlığı sizin için daha kolay hale getirecektir.

  • Uzun süreli açlıklar ilk zamanlarda toksinlerin hücre dışına çıkması nedeniyle yakınmalarınızda artışa neden olacaktır. Tekrarlayan açlık periyodlarıyla beraber yakınmalarda azalmaya şahit olacaksınız!

  • Açlıklarla beraber kullanacağınız şelatörler ve detoksifikasyona yardımcı bazı takviyelerden de söz edeceğiz. Bunlar açlığın ortaya çıkardığı toksinlerin başka dokulara zarar vermeden vücuttan uzaklaştırılmasını sağlamak için diyete mutlaka eklenmelidir!

  • Spiruluna veya chlorella öğünlerle beraber alınmalı.

  • İçilebilir bentonit kili de bağırsak ve hücreler arasında kalan toksin ve atıkların tutulmasına yardım eder. Günde 2 kez, yemeklerden 1,5 saat sonra 60 ml kadar kullanabilirsiniz.

  • Sinir sisteminin sağlıklı işlemesi için B6, B12 ve folat desteği detoksifikasyon süreçlerinin tamamlanması açısından mutlaka alınması gereken destekler arasındadır, tabii aktif formların alınması kaydıyla.

  • Probiyotik ve prebiyotik gıdalar tüketmeye çalışın. Bu gıdalar bağırsaktaki floranın iyi huylu bakteriler lehine yeniden yapılanması sağlar ve bozulmuş bağırsak duvarını tamire yardımcı olur.

  • Ev yapımı sirke ve turşu, bağırsak floranızı destekleyecek doğal ilaçlardır.

  • Antioksidan kapasitemizi yükselten ozon tedavisinden ve glutatyon desteğinden hekiminize danışarak yararlanmalısınız!

  • Unutmayın! Vücudunuzda sürüp giden yangını, yani enflamasyonu ne kadar kontrol edebilirseniz hastalık sürecini de o ölçüde kontrol altına alabilirsiniz.